|
BELLEĞİN TEMEL TAŞI (RNA)
1960yıllarının ortalarında Houston (Texas), Baylor Üniversitesinde
farmakolog olan Prof. georges ungar ilginç bir seri deneme yapmıştır.
Fanus içerisine kapatılan beyaz bir fare, belirli aralıklarla fanusun
üzerindeki bir gonkla rahatsız edilmekteydi. Fakat fare alışmaya
yatkın bir hayvandır. Günler ve haftalarca devam eden bu gonk sesine
belirli bir süre sonra alışmaya başlamıştır. Bu şekilde alıştırılmış
yüzlerce farenin beyni dondurularak saklanmış ve içerisinde alışmayı
sağlayan maddenin birikip birikmediği a rastı n l maya başlanmıştır.
UNGAR'ın savma göre, canlılarda alışma ve öğrenme RNA birikimi
şeklinde saklanmaktaydı. Değişik amaç için kullanılmak üzere
yapabildiğince çok RNA izole etti. ikinci Dünya Savaşı sıralarında
İsveç’i! holger hyden kalıtımın biyolojik yapısının belleğin ruhsal
yapısıyla paralellik gösterdiğini kanıtlamıştı. Bir türün evrimsel
gelişim süreci içerisinde öğrendikleri, kalıtımla daha sonraki döllere
aktarılmaktaydı "Türün Belleği". hyden,DNA'nın türün belleğinin,
RNA'nın ise bireyin belleğinin oluşmasında rol oynadığım ta o zamanlar
savunmaktaydı. Yaptığı çalışmalarda eğitilmiş hayvanların beynindeki
RNA miktarının eğitilmeyenlere göre çok daha fazla olması bu yaklaşımı
doğrulamıştır.
Daha sonra ruhbilimci james mcconnell, yassı
solucanlarla (özellikle Planaria) denemeler yapmıştır. Bir ışık
uyarımının arkasından, yassı solucanın vücuduna zayıf elektrik şoku
verilmiştir. Belirli sürelerle (bir iki dakikada bir) tekrarlanan bu
denemenin sonucunda (bir iki hafta sonra), yassı solucan ışığın
yandığım görünce büzülmeye başlamış, yani ışıktan sonra elektrik
sokunun geleceğini öğrenmiştir. Eğitilen bu yassı solucanları
öldürerek, etlerim eğitilmemiş solucanlara yediren mcconnell,
eğitilmemiş solucanların, eğitilmişler gibi davrandığım hayretle
gördü. Bu etlerle beslenen eğitilmemiş solucanlar da ışıktan sonra
elektrik sokunun geleceğin! davranışlarıyla göstermekteydiler. Bu
akıl almaz bir sonuçtu: Bellek nakledilmişti. HYDEN'nın savma
dayanarak, eğitilmiş yassı solucanlardan çıkardığı RNA özütünü (ekstraktını),
eğitilmemişlere enjekte ettiğinde, sonuç yine aynıydı. Eğitilmemişler
ya kısa bir süre sonra ya da anında eğitilmişler gibi davranıyorlardı.
1950 yıllarında yapılan bu denemenin sonucuna inananların sayışı
oldukça azdı. Amerika'da yayınlanan bir mizah dergisinde
"Profesörünüzü Yiyiniz" başlığı altındaki bir yazı konuyu sansasyonel
bir şekilde tekrar gündeme getirmiştir. Bunun üzerine birçok
laboratuarda yapılan denemeler, McCONNELL'in savının doğru olduğunu
kanıtlamıştır. Elektrik şoku ve ışıkla eğitilmiş bir Planaria birkaç
parçaya ayrılırsa; bir zaman sonra her parça kendini rejenere ederek
yeni bir hayvan yapar, ilginç olanı beyni taşıyan baş kısmı eski
alışkanlıkları hatırlamasının yanı sıra, beyinle ilgisi olmayan kuyruk
kısmından meydana gelen (yeni bir beyin oluşturan) hayvan bu engrammı,
yani öğretileni hatırlayabilmektedir. Demek ki bir madde
bağlanmasıyla açıklanan bellek, sadece beyin hücrelerinde değil, aynı
zamanda vücut hücrelerinde de oluşmuştur.
Eğer bellek RNA şeklinde ya da RNA aracılığıyla
bağlanıyorsa, ribonukleaz enzimi ile (yalnız RNA'yı temel taşlarına
kadar parçalar, diğer bileşiklere etkisi yoktur) bu engrammı bozmak
mümkün olacaktır. Nitekim parçalanmış hayvanlar ribo-nukleazlı bir
suda yetiştirilirse beyin kısmım taşıyan parçanın belleğini
yitirmediği; diğer kısımdan gelişen hayvanların eski koşullanmayı
hatırlayamadığı görülmüştür. Keza vücut içerisine enjekte edilen RN-az
(ribonukleaz) da aynı etkiyi gösterir. Bu, belleğin RNA aracılığıyla
saklandığım göstermekle beraber tam kanıtlayamaz. Çünkü RN-az sadece
bellekle ilgili RNA'yı değil, tüm RNA’lar ve dolayısıyla protein
sentezi için gerekli olanları da parçalar. Bu nedenle bellek
silinmesini ya da zayıflamasını sadece RNA'ya bağlamak sakıncalı
olabilir (bir protein bağı olmaması için de neden yoktur!). Bundan
sonraki tartışmalar, nakledilen maddenin salt bir bellek nakli mi
olduğu, yoksa var olan belleğin belirli bir doğrultuda
kuvvetlendirilmesi ve düzeltilmesi şeklinde mi olduğuydu? Bu
tartışmalar sürerken, 1965yılında UNGAR'ın yaptığı denemeler gündeme
geldi.
Belleğin Nakli
ungar, eğitilen farelerden çıkardığı RNA özütünü
eğitilmemiş farelere enjekte etti. Enjekte edilen fare gonk sesine
tepki göstermiyordu ya da çok kısa süren bir denemeden sonra
alışıyordu, ungar, sonradan elde edilen bu alışkanlığın bellek olarak
naklini yeterli bulmuyordu. Bu nedenle ikinci bir deneme daha yaptı.
Doğuştan gelen bazı özelliklerim, eğitilmek suretiyle değiştirerek
bellek şeklinde nakletmeyi amaçladı. Fareler doğuştan gelen bir
özellikle ışıktan kaçarlar. Küçük bir kafesin içerisinde birbirine
geçişti iki bölme yapılmış; bölmenin biri karartılmış, diğeri aydınlık
tutulmuştur. Karanlık bölmedeki besin maddelerinin bulunduğu yere
elektrik telleri döşenmiş ve zayıf akım verilmiştir. Bir zaman sonra
fareler, doğal yapılarına aykırı olmakla beraber aydınlık bölmede
kalmayı tercih etmeye başlamışlardır. UNGAR'a göre "karanlıktan korkma
maddesi"nin RNA şeklinde beyinde bağlanmış olması gerekmektedir.
Nitekim eğitilmiş farelerin beyinlerinden izole edilen RNA eğitilmemiş
farelere enjekte edildiğinde, tüm fareler önceden eğitilmiş gibi, yani
karanlık bölmede elektrik akımının varlığından haberdarmış gibi
davranmaya başlamışlardır. Bu deneme ile kuşkuya meydan vermeyecek
şekilde, çok özel bir durum için oluşan bellek, kimyasal olarak bir
canlıdan diğer canlıya nakledilmiştir.
Aynı atadan çoğalmış fareler eğitildikten sonra eterle
öldürülmüş; çok hızlı ameliyatla, özel bölgelerden 1 gr. kadar
beyinleri alınmış ve özel yöntemlerle RNA özütleri (0.7 -1.1 mgr)
yapılmıştır. Vücut sıvısı içine hızlı alınsın diye bu özütler diğer
farelerin karın boşluğuna enjekte edilmiştir. Enjekte edilen bu
farelerin aynı koşullara çok daha hızlı uyum sağladıkları görülmüştür.
Tam uyum görülmez; çünkü özütleme yaparken ve karın boşluğundan
emilirken birçok madde yitirilmiştir. Hatta, belirli bir molekül
şeklinde bağlanmış bellek engrammtan bu işlemler sırasında yapısal
olarak bozulmalara uğramıştır. Bu öğrenme birçok yönden aynı zamanda
gerçekleştirilirse;
örneğin, besinini bulurken ses, ışık, koku ve renk faktörleri ayrı
ayrı öğretilirse, sonuç çok daha kuvvetli olur. Çünkü her öğretim
simgesi için birikmiş mikro bellek, esas belleği oluşturur ve çok
şiddetli simgelerle öğrenilmiş bir bellekte ise RNA birikimi çok daha
fazla olur.
Japon balıklarına elektrik şoku ile bazı şeyler
öğretilebilir. Bu bellek aylarca saklanır. Fakat eğitim sırasında ya
da eğitimin hemen ardında puromycin püskürtülür ya da bu maddeyle
vücut ovulursa, belleğin oluşmadığı görülecektir. Çünkü puromycin bir
antibiyotiktir ve protein sentezin! önler. Eğitimden 1 -2 saat sonra
verilecek puromycin'in belleğe herhangi bir etkisi gözlenmemiştir.
Burada belleğin protein şeklinde bağlandığı ve puromycin'in kısa
süreli belleğin, uzun süreli bellek haline geçmesini önlediği görülür.
Bu belleğin hangi maddelerden oluştuğu konusundaki tartışmalar bugüne
dek gelmektedir. ungar, yıllarca süren karmaşık denemeler sonucunda,
aydınlığa uyum yapmak için eğitilmiş farelerden elde ettiği yeterince
RNA'nın yanı sıra, kimyasal olarak saflaştırılmış ve kendi deyimiyle
"S k o t o p h o b i n" Karanlıktan Korkutan Madde denen yeni bir
madde daha elde etti. Bu yeni madde çekirdek asidi değil, bir
proteindi. özünde, bu şaşılacak bir sonuç değildi; çünkü proteinin
sentezi de RNA ile yapılmaktaydı. Demek ki yaşanılarak öğrenilen her
olay RNA yardımı ile beyinde özel bir protein bağı veya zinciri
şeklinde resmediliyor ve bir iz "E n g r a m m" halinde saklanıyordu.
Daha sonra anımsanan olaylar, bu bağlanan moleküllerin tekrar
okunması şeklindeydi. ungar, bellek maddesi skotofobini laboratuarda
yeniden yapmayı başarmıştır (doğal olarak amino asitlerin sırası,
taşıdığı bilgiye göre, belirli bir dizilime sahiptir). Bu yapay madde
farelere enjekte edildiğinde yine karanlıktan korkma ve aydınlığı
sevme ortaya çıkmaktadır. Eğer yapılan bu denemeler olayın
açıklanmasında ilk basamaklar ise, önümüzdeki yüzyıllarda yapay
belleklerin sentezlenmesi kaçınılmaz olacaktır. Belleğin RNA şeklinde
bağlandığına dair kanıtlar olma-sına karşın, ayrıntılı bir açıklama
için daha dikkatli olmak gerekir. Fakat RNA'nın bellek için gerekli
olduğunu kabul ettiğimizde, belleğin evrimsel gelişiminde önemli
bulgular ortaya çıkacaktır.
RNA'ca insan beyninin doğumdan 40 yasma kadar
zenginleştiği, 40 - 60 yaş aralığında sabit kaldığı ve 60 yaşın
üstünde, gittikçe azaldığı bilinmektedir, öğrenme kapasitesi de bu RNA
birikimine bir paralellik göstermektedir.
Bellek, beynin bir ürünü değildi; bundan iki milyar
yıl önce merkezi sinir sisteminin gelişmediği devirlerde, anılar yine
bu moleküller yardımıyla maddeleşiyordu. Beyin, bu yapı taşlarının bir
araya toplanmasıyla oluşmuştur. Bilindiği gibi, evrimde bütün zorluk
bir mekanizmanın ortaya çıkmasıdır; geliştirilmesi yalnız zaman
meselesidir, Bellek ise ta moleküler düzeyde yaratırken vardı,
geliştirilmesi ise zamanla olmuştur. "Yani bellek tüm beyinlerden daha
eskidir". Daha önce değindiğimiz gibi beynin en alt tabakalarında
yatan bu jeolojik bellek birimleri, üst beyin tarafından organize
edilerek birey için en iyi şekilde kullanılmasına çalışılır. Diğer
ruhsal davranışlarımızı da aynı şekilde açıklamak için elimizde kanıt
yok! Fakat aynı düşünce sistemi içerisinde, her ruhsal davranışın,
ilkel birimler şeklinde, moleküler yaratılışa kadar uzanacağı ve bu
alt birimlerin büyük beyin tarafından organize edilmek suretiyle daha
karmaşık yapıların ortaya çıktığı savunulabilir. Bu, ruh denen
kavramın ayrı bir güç gibi düşünülmesin! ve metabiyolojik olarak
açıklanmasını ortadan kaldıracak bir savdır.
TRANSDUKSiYONUN EVRİMDEKİ ÖNEMİ
Bilgi ve bellek her zaman yaşanılarak
kazanılmayabilir; insanda bilgi alış-verişi bunun tipik örneğidir.
Hayvanlarda, sözle ve diğer iletişim (komünikasyon) araçlarıyla bilgi
ve bellek aktarımı, yüksek organizasyonlu hayvanların bir kısmı hariç
hemen hemen yok gibidir. Bazı davranışlar atalarının eğitimiyle
kazanılır. Fakat canlılar arasında kazanılmış deneyimlerin maddesel
olarak nakledilmesi geçmişte ve şimdi yapılmış mıdır? Bunun
açıklamasın! yapmadan önce bazı araştırmaları gözden geçirmemiz
gerekmektedir.
G. anderson, 1970 yılında, evrimde devrim yapacak ve
bizim ruhbilimimizi kökünden sarsacak bir araştırmayı gerçekleştirdi.
"Viral Transduksiyon == Virüsle Taşınma"nın evrimsel açıdan ne denli
önemli olduğunu buldu. Virüslerin ancak canlı hücrelerde
çoğalabileceğini biliyoruz. Virüs girdiği hücreye, çok defa, kendi
kalıtsal materyalini bağlayarak, hücrenin sentezleme programım bozar
ve virüsü oluşturacak moleküllerin sentezinin yapılmasını sağlar.
Meydana gelen yeni virüsler diğer hücrelere girerek çoğalmalarına
devam ederler (virüslere bkz. !). 1958 yılında Amerikalı biyolog
joshua lederberg, 1952 yılında gerçekleştirdiği bir çalışmadan dolayı
Nobel aldı. Çalışmanın özeti şuydu: Virüsler bir hücreden diğer
hücreye geçerken, önce bulunduğu ve çoğaldığı hücrenin kalıtsal
materyalinden (DNA parçaların-dan) bir kısmım da sürükleyerek
götürebiliyordu. Bu olaya "Transduksiyon" denir. Daha sonra yapılan
ayrıntılı çalışmalarda, taşınan bu parçaların oldukça uzun
olabileceği 3, 4 ve hatta 5 komple genin bu şekilde taşınabileceği
saptanmıştır.
anderson, 1970 yılında bu çalışmalara dayanarak
dünyadaki canlı türleri arasında, kalıtsal deneyimlerin, virüsler
aracılığıyla birbirlerine nakledilmelerinin, evrimde küçümsenemeyecek
bir mekanizma olduğunu ileriye sürdü. Bunun anlamı şudur:
Dünyadaki sayısız denebilecek canlıda meydana gelecek
bir kalıtsal değişiklik, bir buluş, bir gelişim, er veya geç diğer
canlılar tarafından kopya edilecektir. Bu açıklama araştırıcıların
gözlerindeki perdeyi kaldırdı. Dünyadaki tüm canlıların neden aynı
genetik kodu kullandıkları aydınlandı. Birinde. mutasyon-seleksiyon
mekanizmasına göre meydana gelen bir yenilik, ortak alfabeyi kullanan
diğer canlılar tarafından da kullanılabilecektir. Böylece bir virüs
tarafından saldırıya uğrayan hücre (eğer virüse karşı tam bir savunma
mekanizmasına sahipse), o virüs tarafından getirilen DNA parçasın
kendi amacı için deneme olanağım bulur. Belirli bir tür organizmada
kalıtsal olarak meydana gelecek ilerleme veya değişiklik, böylece
diğer tüm canlıların emrine sunulabilecektir. Madde değişimi için
kullanılan binlerce enzimin takası ve evrensel kullanımı da bu şekilde
açıklanabilir. Fakat en büyük yardımı, evrimdeki gelişimlerin
açıklanmasındadır. öyle ki, canlılığın ortaya çıkışından bugüne dek
geçen 3 milyar yıl, bu denli gelişim ve dallanma için az bir zaman
olarak kabul ediliyordu. Mutasyon-seleksiyon mekanizmasının
rastlantılara bağlı olarak birhücreliden çok hücreliye, su yaşamından
kara yaşamına geçmesi ve insana kadar gelişmesi çok daha uzun bir
zamana gereksinme gösterir. Çünkü ilkel bir canlı türünün ve
döllerinin değişimiyle (rastlantılarla) bu denli gelişmiş bir canlı
türünün ortaya çıkması çok büyük bir olasılığı gerektirmektedir. Bu
da bazı kuşkuların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Halbuki
herhangi bir canlı türünde ve bir türün herhangi bir bireyinde meydana
gelecek evrimsel (kalıtsal) ilerleme veya değişim, yukarıda anlatılan
şekilde diğer canlı türüne aktarılabiliyorsa ve bu yenilik belirli
ölçüde tüm canlıların hizmetine sunulabiliyorsa, o zaman evrimsel
değişimde çok büyük sıçramalar görülecektir. Bu da bu kısa süre
içerisinde neden bu kadar dallanma ve ilerlemenin ortaya çıktığım
açıklayabilir. Çünkü dünyadaki herhangi bir canlıya (sayısız denecek
kadar birey vardır denilebilir tesadüfen rastlayan yenilik diğerlerine
aktarılabiliyordu. Yani bugün bizde hastalık yapan virüslerin
akrabaları (hastalık yapmayanları), insanın bu denli karmaşık
olmasın! ve gelişmesin! sağlayan en büyük faktör olarak
varsayılmaktadır.
SOYUT DÜŞÜNCEYE GEÇİŞ
insanın en büyük özelliklerinden biri de soyut
düşünebilmesidir. Soyut düşün-meye (abstraksiyon) ulaştıkça
içgüdülerimizi daha etkin olarak kontrol altına almaya başlıyoruz.
Fakat uyarının çok güçlü olduğu durumlarda bu soyut düşünme
yitirilebilir (kızdığımızda, korktuğumuzda ve eşeysel olarak
uyarıldığımızda vs.). Bu konuda en ilginç araştırma Freiburg'lu
biyolog bernhard hassenstein'o aittir. Kafesin içerisinde eğitilmiş
bir kuş, bakıcısının elinden besinim' almakta, özellikle un kurtlarım
büyük bir iştahla yemektedir. Bakıcı, kafesin kapışım açmakta ve
kapının tam karşı-sına (aksi taratma) gelen kısımdaki tef örgünün
önünde, elinde bulunan un kurtlarım kafese doğru uzatmaktadır. Kuş, bu
un kurtlarına ulaşmak için tel örgüyü zorlamakta veya yırtmaya
çalışmaktadır. Fakat açık kapıdan çıkıp bekçiye ulaşmayı
becerememektedir. Bakıcı elindeki kurtlarla birlikte tel örgüden yavaş
yavaş uzaklaşmaya baslarsa, belirli bir uzaklıktan sonra, kuş, açık
kapıdan çıkıp kurtlara ulaşabilmeyi düşünebilmektedir. Bu deneme
çeşitli defalar tekrarlanmış, her defasında aynı sonuçlar alınmıştır.
Sonuç ilginçtir: Kuvvetli uyarı, kuşta, bir an önce besine ulaşma
içgüdüsünü uyandırmakta ve bu içgüdü o denli güçlü olmaktadır ki, kuş
daha önce öğrendiği, uçarak ve açık kapıdan çıkarak besine ulaşma
deneyimini kullanamamaktadır. Bakıcı yavaş yavaş kafesten
uzaklaştığında uyan devam etmekte; fakat gittikçe zayıflamaktadır.
Belirli bir uzaklığa, yani zayıflığa ulaştığında,kuş, içgüdüsünün
etkisinden kurtularak, deneyimle öğrendiği yolu kullanmaya
başlamaktadır. Kızdığımızda, korktuğumuzda ve eşeysel olarak
uyarıldığımızda, davranışlarımızın bir çeşit mantıksal çizginin
dışarısına çıkması bu nedenledir. Gelişmişliğin derecesi bu
içgüdülerin büyük beynin kontrolü altında kullanılması (baskısı)
demektir. Soyut düşünme ise içgüdülerin azaldığı ölçüde evrimleşerek
gelişmiştir. Bu da çevre etkilerinin düşünce sistemimiz üzerindeki
baskısı kalktığı oranda gerçekleşebilir. Kitabın basında değindiğimiz
gibi "beş duyunun dışında düşünme, gerçek düşünmedir" sözcüğü bu
anlamda kullanılmıştır. Soyut düşünene "Benliğin" ortaya çıkmasını
sağlar; çünkü çevreden soyutlanmaya başlamıştır. Benlik ise belleğin,
öğrenme yeteneğinin, bilincin (şuurun), deneyimlerin takasının,
fantezisinin ve soyut düşünmenin bir kompleksi olarak ortaya
çıkmaktadır. Sonuç olarak çevremizdeki cisimleri şekillendirebilme
yeteneğin! kazandık. Bu konuşmanın ilk adımıdır. Daha sonra da
konuşmayı harflerle şekillendirdik.
BİLİNCİN GELİŞMESİ
İnsanda bu içgüdü ve otomatik tepkimeler, büyük beynin
süzgecinden geçtikten sonra ortaya çıkar. Kalıtsal tepkimeler bazı
hallerde büyük beynin yargılaması sonucu baskı altında tutulabilir,
örneğin vücudumuzu kurtarmak için çok kızgın bir demir parçasını
elimizi yitirme pahasına uzaklaştırmamız gibi. Eksitasyon evresinde
büyük beynin yargılayıcı-süzücü özelliği kalktığı için, beyin kökü
tamamen kalıtsal özelliklerin! göstermeye başlar. Bu nedenle artan
narkoz zehrinden kurtulmak için kendiliğinden çırpınma, kaçma ve
bağırma hareketleri ortaya çıkar. Hasta bu hareketlerin hiçbirini
bilinçli yapmaz. Doğal olarak bu durumda ameliyat yapılamaz.
Dolayısıyla anestezist narkoz maddesin! vermeye devam etmelidir. Eter
miktarı kanda gittikçe yükselir ve belirli bir düzeye ulaştığında
beyin kökünü de uyuşturarak içgüdü ve refleksleri durdurur. Hasta
yeniden sakinleşir ve kaslar gevşer. Ameliyat bu evrede başlar.
Anestezi uzmanının becerisi, ameliyat boyunca hastayı daha fazla
uyuşturmadan bu evrede devamlı tutmaktır.
Büyük beyin ve beyin kökü bu son evrede tamamen
uyuşuktur. Fakat beyin kökümüzün en eski kısmı (en alttaki kısmı) hala
uyuşmamıştır. Bu bölgede dolaşım sisteminin, solunum sisteminin,
sıcaklık ve diğer madde değişimiyle ilgili yaşamsal öneme sahip
otomatik düzenleyici merkezleri bulunur. Bu merkezler bireyin
biyolojik olarak yaşamasın! devam ettirirler. Diğer beyin bölgelerine
göre çok daha dayanıklıdırlar. Bu nedenle bir bireyi öldürmeden
bayıltmak mümkündür. Bugün ameliyatlarda çok daha etkin narkoz
maddeleri kullanıldığı için. eksitasyon (çırpınma) evresi hemen hemen
hiç görülmez. Kullanılan ilacın terapatik (therapeutik) genişliğinin
fazla olmasına dikkat edilir; yani yaşamsal merkezleri uyuşturmadan,
acı ve bilinç merkezlerim' hızlı olarak uyuşturabilmelidir.
Narkoza göre beynin gösterdiği tepki ile yapışı
arasında bir ilişki kurulursa en karmaşık ve en yeni kısminin üstte,
en kaba ve en eski kısminin da altta olduğu görülür (Şekil 8.2). En
içte temel yaşamsal işlevleri düzenleyen merkezlerin bulunduğunu
söylemiştik. Bu merkezler uzun evrimsel gelişim süreci içerisinde dış
çevrenin etki-sinden koparak iç çevrenin etkisi altına girmiştir. En
eski merkez olarak tanımlanan vücuttaki su mikalarım düzenleyen ve
kontrol eden merkez, böbreğin süzdüğü sıvının yoğunluğunu,
dokulardaki su miktarım, ter salgılamasın! ve susuzluk duygusuyla
ortaya çıkan su alınmasın) koordine eder. Yine aynı tabakada sıcaklık
düzenleyen merkez bulunur. Bu merkez sıcakkanlıların, çevrenin
sıcaklık değişimlerinden etkilenmemesini sağlar ve dolayısıyla madde
değişimi sabit hızla yürütülür. Bu, aynı zamanda çevrenin etkisinden
büyük ölçüde kurtularak kendi başına hareket etmeyi ve bireysel
bilincin (benliğin) ortaya çıkmasını sağlar. Bu merkeze ısı gözü de
denir. Kanın sıcaklığına göre düzenleyici mekanizmayı çalıştırır. Eğer
ısınırsak, su içeriz ve terleme suretiyle ısı kaybım sağlarız. Burada
su miktarı ite ısı düzenleyici merkezin, diğer işlevlerde de olduğu
gibi bir sıraya göre ya da eşgüdüm çalışması gereklidir. ısındığımızda
yüzümüz kızarır; çünkü derideki kılcal damarlar genişletilerek
vücudu-muzun iç tarafındaki fazla ısının kan aracılığıyla yüzeye
taşınarak bir radyatörde olduğu gibi soğutulması sağlanır. Soğukta
renk uçuklaşır ve titreme başlar. Merkez, kas hareketlerin!
hızlandırarak fazla ısının açığa çıkmasını sağlar. Dolayısıyla ek
besine gereksinmemiz olur. Soğukta daha çok acıkmamızın nedeni budur.
Keza bu beyin katmanında, tepe gözden değişerek bez özelliği kazanmış
epifiz bulunur. Epifizin salgıları, dış ortama bağımlı olmadan,
vücudun gelişmesi için zaman düzenlenmesini sağlar.
Sonuncu bölgenin üzerinde de beyin kokunun üst kısmı
"büyük gangliyon kökleri" ve "thalamus" bulunur. Milyonlarca sinir
hücresinin bir araya gelmesiyle, bir zamanlar öğrenilen işlevlerin,
bir çeşit bilgisayar merkezin! oluşturur. Kaba bir tanımlama ile,
beynin bu kısmı, geçmiş atalarımızın deneyimlerinin programlandığı ve
depolandığı bir yerdir. Bu program, dış uyarılar sonucu belirli
davranış şekillerinin ortaya çıkmasını sağlar, örneğin, düşmanca bir
bakış veya tavra veya karşı eşeyden bir bireyin yaptığı kura, İlgili
hormonları salgılayacak programı devreye sokmakla (daha önce
hazırlanmış programı) yanıt verilir ve bu da belirli davranış
şekillerinin ortaya çıkmasına neden olur. Daha önce, narkoz sırasında
hastanın bilinçsiz olarak kendini savunması ve kaçma hareketinde
bulunması gibi.
KOŞULLANDIRMA
Bu otomatik programlamanın üzerinde yapılan
çalışmaların en görkemlisi 1962 yılında ölen davranış araştırıcısı
erıch von HOLST'un tavuklarda yaptığı denemelerdir. holst, bayıltılmış
tavukların beynine uçları çıplak; fakat yanları lakla izole edilmiş
saç inceliğinde teller soktu. Birkaç sene denemede tutulan hayvanları,
bu teller rahatsız etmiyordu. Tellerin ucu, işlevi tanımlanmak istenen
beyin kısmına sokulmuştu. Tellerden gönderilen çok zayıf akımlar,
hayvanda, sanki dışarıdan herhangi bir impuls almış gibi tepkiler
meydana getiriyordu, impulsun verildiği yere ve şiddetine göre
tavuklar uzaktan kumandalı bir robot gibi hareket ettirilebiliyordu.
Sonuç şuydu:
Telin uçunun girdiği beyin kısmı, akım verilince. depo
ettiği programı devreye sokuyordu. Belirli yerler uyarıldığında
horozlar, sanki bir düşman varmış gibi, kanatlarım germeye, yeri
eşelemeye, gaklamaya ve mahmuzlarıyla saldırıya geçiyordu. Horoz,
düşmanına karşı programlanmış tüm tepki silsilesin! gösteriyordu.
Fakat bu yapay uyarı sırasında tilki, sansar veya diğer bir düşmanca
hayali, gerçek gibi görüyor muydu ya da hangisini, nasıl görüyordu?
Bunun yanıtım hiçbir zaman kesin olarak veremeyiz. Bu evrede elektrik
(uyarı) kesilince, sonuç daha da ilginçti. Birdenbire sakinleşen
horoz, ilk olarak şaşkın bakışlarla düşmanım arıyordu ve daha sonra
zafer ötüşleri çıkarıyordu.
Hiç bir beyin kendine ulaşan impulsun (uyarının) doğal
mı yoksa yapay bir kaynaktan mı geldiğin! anlayamaz, insanı da
ameliyat sırasında veya bayıltmadan bu şekilde yapay olarak
uyardığımızda değişik tepkiler gözleyebiliriz, örneğin, görme
merkezin! uyardığımızda renkli şimşekten, manzaraya kadar değişik
görüntüler elde edebileceğimiz gibi; diğer bir bölgeyi uyardığımızda
hastanın sesli olarak devamlı güldüğünü görürüz. Üzerinde deneme
yapılan canlı bunun yapay mı yoksa doğal mı olduğunu anlayamaz.
Tavuklarda, bu yolla, birdenbire, kızana gelme, dövüşme, temizlenme,
doyma, acıkma, uyuma vs. yaratılabilmiştir. Bu, birçok hareketin
yaratılışımızdan bugüne dek evrimsel aşamalar şeklinde programlanarak
depolandığım göstermektedir. Çünkü değişik türler arasında aynı olaya
gösterilen tepkiler açısından benzerlikler vardır (özellikle kızmada,
korkmada vs.'de).
Mutasyonlarla ortaya çıkan değişik davranışların doğal
seleksiyonla ayıklanması sonucunda, bir türün ataları ve geçmiş
dölleri boyunca belirlenmiş bir tepki mekanizması yaratılmış ve benzer
durumlarda bu mekanizmanın harekete geçirilmesi, o canlının
davranışlarının doğmasına neden olmuştur. Evrim süresince bu mekanizma
geliştirilmiş ve davranış programı gittikçe zenginleştirilerek çevreye
uyum daha güçlü olarak sağlanmıştır. Çekirdeksiz hücreden tütün da,
hücresel simbiyozise (fotosentezin ve oksijenli solunumun ortaya
çıkışı) ve çok hücreliliğe geçişin tüm kademelerindeki deney birikimi
ve davranış çeşitleri (mutasyon ve seleksiyon mekanizmasıyla arta
kalan) bugünkü bünyemize davranış programı olarak verilmiştir. Biz bu
davranışları içgüdü, doğal itilim (şevki tabii), doğuştan gibi
terimlerle açıklamaya çalışırız. insanlar içgüdüye sahip olmakla
beraber, diğer hayvanlarda olduğu kadar geniş ölçüde kullanamaz, işte
insanın içgüdülerini kullanamaması, onun zeki olmasını sağlamıştır.
Örneğin, soğuğun ne zaman geleceğin! bilmediği halde,
yolunu şaşırmadan güneye göç eden bir kuşun içgüdüsü bizde yoktur.
Fakat gelişen büyük beynin dış kısmı (korteks), bize. bilinci ve kendi
içgüdülerimizi yasayarak öğrenmemize olanak vermiştir. Sevincimizi,
üzüntümüzü, korkularımızı, açlığımızı, susuzluğumuzu, eşeysel çekimi
ve diğer birçok davranışımızı bu şekilde yasayarak öğreniriz. Hatta
bazılarımızın kurbağanın yumuşak ve kaygan derisini bir güzellik
olarak kabul ederken, bazılarımızın nefret etmesi bu kazanılan
özelliğin ilginç bir yanıdır. Taş devrinin başlamasıyla birlikte ve
ondan belirli bir süre önce deneyimlerimize dayanılarak kazandığımız
bireysel bilgi birikimi, içgüdülerin yerini almaya başlamış ve
geçmişte içgüdü olarak belirtilen kazanılmış davranışlar, yeni durumun
sadece yapıtaşı ve malzemesi olarak kullanılmaya başlanmıştır, içgüdü
yerini zekaya, bilgiye bırakmaya başlamıştır.
Vücuttan bir kablo demeti şeklinde sinirleri getiren
omuriliğin ön kısmı gelişerek ilk olarak vejetatif merkezleri, daha
sonra geçen yüz milyonlarca yılda sinir hücrelerinin yoğunlaşması ile
beyin kökünü meydana getirmiştir. Bu bölgenin de gelişmesiyle büyük
beyin meydana gelmiştir. Beyin kokunun üzerindeki ilk ek yapı,
balıklarda sadece koku alma ödevin! gören kısımdır. Bu ek yapı daha
sonra tahmin edilemeyecek kadar gelişerek büyük beyni yapar, ilk defa
maymunlarda büyük beyin diğer tüm beyin kısımlarım örtecek kadar
büyümüştür .
Buna paralel olarak işlevleri de gittikçe organize
olmaya başlar, insanda beynin dış yüzü o kadar büyümüştür ki,
kafatasında yer bulabilmek için kıvrımlar meydana getirmiştir. Buna
bağlı olarak sinir hücreleri arasındaki sinaps sayısında da çok büyük
artmalar ortaya çıkmıştır. Abstrak (soyut) düşünmenin bu sinaps
sayışma bağlı olarak gelişme gösterdiği bilinmektedir. Ancak bu
organizasyona ulaşmış beyin, çevreyi objektif olarak tanıyabilme
gücüne ulaşmıştır. Bu bilincin kendisiydi. Bu bilinç gökten
gelmemişti; en az dört milyar yılın denenerek-seçilerek birikmiş
görkemli bir tortusuydu. Geçmişteki sayısız atanın, sabırla, özveriyle
biriktirdiği deneyimlerinin ürü-nüydü. Bireylerin kazandığı bu
kalıtsal deneyimlerin eşgüdümü (koordinasyonu) bilincin ve bir anlamda
ruhun ortaya çıkmasına neden oldu. Ruh, bireye özgü gibi görünmesine
karşın, geçmiş tüm ataların kalıtsal mirasım taşır. Ulaştığı en son
aşama ise, atalarından miras aldığı bilgi ve program birikiminin
eşgüdümü ile ortaya çıkan yargı, yorumlama ve yaratma niteliğidir.
Daha sonra göreceğimiz gibi gelecekte bu gelişmenin en son aşaması
evrensel düşünmenin ortaya çıkması olacaktır. Çünkü evrendeki her
değer, her yapı, her varlık bu düşünmenin bir halkasını
oluşturacaktır.
( Bu yazı Prof. Dr. Ali Demirsoy’ dan alınmıştır.)
|